|
BEN AĞLARIM SENİN YERİNE…
Bu yazının adını “şiir bizim neyimiz olur” koyabilirdik. Ne fark eder ki eğer maksadımız bir şeyi ifade etmekse, yazının bütünlüğü içinde anlatabilmişsek meramı maksat hâsıl olmuş demektir.
Başka kalemler için ne anlama gelir bilmem ama kanaatimce yazı yazarından haberdar eder bizi. Yani yazı, yazarının iç profilini yansıtır bize. Kastettiğim kurgulanmış yazılar değil tabi; ya nedir? Yazarın içinde, derununda birikmiş, demlenmiş, çözümlenmemiş de olsa oturmuş fikrî ve hissî “iç ses”ten yansıyan yazılardır. Böyle yazılar nesir de olsa şiire yakın durur, dolayısı ile çağrışımı zengindir ve fakat her okuyana açmaz mânâ yüzünü, yani bir yüzü saklıdır anlamın. Bizim yazılarımız da böyledir. O türkünün sözleri gibi: “yüzünde göz izi var/ sana kim baktı yârim”. Leyla’nın yüzüne Mecnun gibi bakmadıkça Leyla görünmez; görünen sıska bir kızdır. O yüzde yabancı göz izlerini mecnun görebilir. “Benim yazılarımda fikir sıkıştırılmıştır; anlaşılması için, sulandırmak lazımdır” der Cemil Meriç. Bir yazının anlaşılır olması, mânâsının iktisabı okuyucuda seçici bir okuma aşkını lazım kılar. Okuma, düşünme ve hissetme…
Orhan Veli’nin “anlatamıyorum” şiiri ve şu mısraları : “Ağlasam sesimi duyar mısınız/ mısralarımda;/ dokunabilir misiniz,/ gözyaşlarıma, ellerinizle?” pek meşhurdur. ‘Konumuzla ne alakası var’ derseniz, açıklayalım. Şiir ya da deneme, ister dergilerde ister başka yerde yayınlansın yazdıklarımı dikkatle takip eden, eleştiren, insana ve hayata dair sohbet edebildiğim sayılı idrak sahiplerinden bir kardeşimle konuşurken, “empati” bahsi açıldı. Kelimelerimizi hayattan kovalı beri, sözcüklerle konuşuyoruz ya, biz de öyle yaptık. Sempatik değil empatik olmalı! Bu şiirin yorumu da oradan çıktı; gelelim şiire…
Şairin burada neyi ifade ettiğini hepimiz anlıyoruz. Günümüzün iyice yalnızlaşan “birey”ciklerinin “içselleştirdiği” yalnızlık algısı ve kelimelerin kifayetsizliğini geçelim. Şiire müdahale edelim: “üzülsem, sesimi duyar mısınız/ mısralarımda;/ dokunabilir misiniz,/ ellerime, gözyaşlarınızla?”… Demem o ki “empati” evet ama yetmez; dost olmak lazım. Dostluğu yeniden tanımlamak, kalbimizi yoklamak ve ayağımızın altından kayan zemini değil, doğru zeminden uzaklaşmamızı sorgulamak lazım…
Ben ağlarken siz gözyaşımı silin; en azından bunu yapın ki siz üzülürseniz ben ağlayayım yerinize…
İSA YAR
*Vizyon Gazetesi /Kelam-ı kibar köşe yazısı 05/01/2010
CÜMLENİZİ YOK SAYIYORUM!
Daha önce de ifade etmiştim: “köşe yazarı” yoktur! Yazarın köşesi vardır…
Yazar, her ne ise yazdığı zahmetli bir müktesebattan beslenir yani birikiminden. Bu ise kolay ve kısa sürede elde edilebilir bir şey değildir. Okuyacaksınız evvela, nitelikli ve devamlı okuyacaksınız; okuduğunuzu anlayacaksınız, anladığınızı idrake yükselteceksiniz. Bunlar da yetmez; bilip öğrendiklerinizi filtreleyerek sahih ve hakiki anlama ulaşacaksınız. Dolacak ve taşacaksınız, işte o zaman yazacaksınız.
Yazma merhalesine eriştiniz diyelim, elinize kalemi alıp istediğiniz gibi yazamazsınız. Kelimeleriniz olacak ve cümleniz! Sizin cümleniz… Daha cümle kurmayı beceremeyen, bir gazete köşesine kurulup yazar geçiniyorsa yazık o kaleme, okura ve gazeteye. Mahalli bile olsa bir gazete yazarlarıyla tanımlanır, öyle olmalı. Haberleriyle değil. Gazetenin kalitesini belirleyen orada görünür olan yazarlarıdır. Maalesef görünen şu ki: mahalli gazetelerde birkaç kalem dışında ciddi manada yazar yok; bu anlaşılır bir şeydir ve fakat yazar sıfatıyla köşe tutan ancak bırakın insicamlı, üslûplu bir yazıyı daha cümle kuramayan dil fukarası kimselerin meydanı tutmasına ne demeli? Bunlar okur-yazar bile değil…
…
Yine de görmezden gelir, sükût eder geçerdim. Bir gazetenin sahibi, hissedarı olabilirsiniz, yazı da yazabilirsiniz; yazdıklarınızı okurunuz beğenir beğenmez, takdir ya da tekdir eder geçer. Ancak, başka yazarlara sınır belirleyemezsin! Hangi konuda yazıp yazamayacağını, nasıl yazıp yazmayacağını söyleyemezsin. Yazısını yayınlamazsın olur biter. Eleştirirsin yazdığını, eleştirinin üslûbunu biliyorsan; müktesebatın yetiyorsa. Hukukunuz varsa bizzat yazara söylersin söyleyeceğini; okura değil. Kaldı ki okur da değil muhatabın; kime mesaj veriyorsan!
Önce haddini bileceksin. Önce cümle kurmayı öğreneceksin. Türkçenin zengin lügatini biliyor ve yazıda kullanabiliyor olacaksın. İzan, irfan ve idrak sahibi olacaksın. Yazıyı ciddiye alacaksın; yazıyı ve okuru.
Sözüm sizedir: “yazar” sıfatı ile görünür olan ama (bütün çağrışımlarıyla) diline sahip olamayan, imla hatasız yazı yazamayanlar! Kimseden belagat ya da retorik! beklemeden aha da söylüyorum: yazınız okunmuyor çünkü cümle’niz kuralsız; cümlenizi yok sayıyorum…
İSA YAR
*Vizyon Gazetesi /Kelam-ı kibar köşe yazısı 22.12.2009
SÜKÛT ÜZERİNE...
Sükût! Ne kadar güzel, ne kadar anlamlı bir kelime…
Bütün konuşmalarımız ve susmalarımız hakikatinde sükûta dairdir. Şiir ve yazılarımız da öyle. İfadelerimiz derin bir sükûttan doğar ve ister anlaşılsın, ister anlaşılmasın yine bir sükût iklimine çeker bizi; bizi yani kelam ve kalem sahibini. Suskunluk, bir sise bürünme halidir; adeta sisin içinde saklanmak gibi. Sis belki bir yalnızlıktır, kendisi ile başbaşa kalmaktır; iç evine çekilmek ve orada dış seslere kulağı kapayıp iç sese dikkat kesilmektir.
Sükût, bir sis gibi bizi kuşatır ya da biz o sise dalarız. Orada öreriz kozamızı. Şiir orada demlenir, yazı orada kaleme gelir ve oradan salarız ifadelerimizi gayrıya; bir çığlık gibi… Bu sis, yani yalnızlığa çekilmiş sükût hali kendi mekânını da inşa eder; münzevi bir adamız olur. Ada’mız ya da adımız… İnsan denizinde bizi tanımlayan sınırlarla çizilmiş, tecrit edilmiş ada’mız. Varsa böyle bir ada’mız, o zaman kendimiziz; adamız. Kelimelerden inşa ettiğimiz sandallara yükleriz anlamlı ifadelerimizi ve salarız insan denizine; adressiz mektuplar gibi. Hepimiz bir Robenson’uz Cuma’sını arayan, yamyamlar arasında; yamyamlar yani zamanı kokutanlar…
…
Böyle bir adaydı sükût dergisi.
Küllük adıyla meşhur çay ocağının mütevazılığında, şehrin uğultusuna sırtını dönmüş birkaç güzel adamın, meselesini mefkûre bilmiş kelam ve kalem sahiplerinin sesini dışarıya duyurduğu bir imkândı… Sükût adasından altı defa duyuldu bu ses. Dikkat çeken bir ses miydi, bilmiyoruz ama duyanların dikkat kesildiği muhakkaktı. Uzak yakın adalardan mukabil sesler geliyordu ve fakat sükût adası nedense uzun bir sessizliğe bürünmüştü. O gün bu gündür ismine yakışır bir dergidir artık sükût; ses vermeyen! Bilmiyoruz, “sükût” dergisi içten içe yanan, sise bürünmüş bir volkanik ada mıdır günü gelince konuşan; yoksa bir rüya mıydı, bu sahilde seraplaşan… Biliyoruz ki ‘Robenson’ ve ‘Cuma’ bir romanın kahramanıydılar; muhayyeldiler ve fakat İbrahim Ocak’ın muzip ifadesiyle ‘sükûtîler’ gerçekti, genel yayın yönetmeni Zeki Ordu kadar… Bana sükûtu sormasalar, sükût edip geçecektim.
Sükût! Ne kadar güzel, ne kadar anlamlı bir kelime; gel de sükût etme…
İSA YAR
*Vizyon Gazetesi /Kelam-ı kibar köşe yazısı 7.12.2009
BAYRAMINIZ BAYRAM OLA…
“Hüzün ki en çok yakışandır bize” diyor şair Hilmi Yavuz bir şiirinde. “Bayram gelmiş neyime/ Kan damlar yüreğime” bir türkümüzün sözleridir, dilimizde nağmeleşen… Yani bir tarafımız hep hüzündür bizim; bir yanımız düğün-bayram...
Hayat kendi içinde tezatlar barındırıyor; bir çelişki gibi görülse bile hayatı anlamlı kılan belki de bu zıtlıklar. Muhakkak ki bayram müspet manasıyla, manevî derinliğiyle evvela içimizde hissedebileceğimiz cemiyeti kuşatan bir varlık bilinci. Dinî bir kavram olması hasebiyle toplumu kuşatması çok tabi ve derin. Nasıl ki ramazan bayramı oruçla nefsini terbiye etmenin/kulluğun bir karşılığıdır, kurban da aynı manada bir kurbiyetin/yakınlığın tezahürüdür. (Asla “şeker” ve “et” bayramı değildir.) Bu böyledir ve fakat bayram iç evimizde, içimizde aziz bir misafir gibi kendine yer bulabiliyor mu?
O kadar dünyevileştik ki bütün kavramlarımıza hak ettiği ilgiyi, anlamı ve karşılığı gösteremiyoruz. Çünkü kelimelerimizi kaybettik; kelimelerimizi ve manalarını. Kelimelerini kaybeden, kendini kaybetmiş demektir. Kendini, yani ifadelerini, düşüncesini, meselesini, sevgisini, öfkesini… Şehrin tenhasına çekilmiş birkaç iyi adamın sohbetinde ve sükûtunda yaşayan kelimeler, cebinizdeki paranın peşinde olan vitrinler kadar dikkatinizi çekmedikçe, cep telefonunuzdan daha önemli olmadıkça; sizi tanımlayan, statüleriniz, tüketim alışkanlık ve imkânlarınız değil de kafanız ve kalbiniz olmadıkça… “bayram gelmiş neyime, kan damlar yüreğime” türküsünü buyurun beraber söyleyelim.
Yine de bayram edebiliyorsak, içimizde hiç büyümeyen çocuk tarafımız sağlam kalmış demektir ki bu iyi. O çocukluğumuzu yani saf ve sahih yanımızı diri tutarak fıtratımızı öldürmeden, kaybettiğimiz kelimelerimizi kuşanalım ki bayramımız bayram ola. Bu arada çocuklarımıza muhabbetle sahip çıkalım ki onlar bizim çocukluğumuz yani bayramımızdır…
Muhabbetle ve muhabbette kalınız…
İsa YAR
*Vizyon Gazetesi /Kelam-ı kibar köşe yazısı 30.11.2009
BARBAROS’UN “VİZYON”U
Aradan kaç yıl geçti bilmiyorum; lakin geçen sürenin, hayatı tozpembe ve fakat televizyon ekranını siyah beyaz gördüğümüz günlere kadar uzandığını da biliyorum. Çok iyi hatırlıyorum, TRT’de “dizi” olarak yayınlanan ve Barbaros’u anlatan filmin bir sahnesiydi…
Önce filmden bahsedelim. 1981 yılında Metin Erksan tarafından beş bölüm halinde TRT için çekilir film. Preveze Savaşı öncesi, Osmanlı Donanma komutanı yani Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa ile Haçlı Ordu komutanı Andrea Dorya arasında geçen ve savaş öncesi stratejik konuşmaları içeren “Preveze’den önce” adlı film bahsettiğim. Günümüz televizyon kanallarında adeta bir “misyon” ifa eder gibi ısrarla yayınlanan, bütün değerleri tahrip eden saçma sapan dizilerden değil; “küçük ağa”, “kuruluş”, “sefiller”, “IV. Murat” gibi ciddi sinema eserlerinin birisinden bahsediyorum.
O sahneye dönelim. Zaman, bizim Osmanlı ve Akdeniz’in de Türk gölü olduğu zamanlar… Devlet-i Âliyenin başında cihan hakanı Kanuni vardır. Osmanlı donanması ile Haçlı Donanması Preveze’de karşı karşıyadır. Vakit geceye yaslanan akşamdır. Barbaros kurmayları ile amiral gemisinde toplantı halindedir ve yarınki savaşın stratejik taktiklerini müzakere etmektedir. Benzer bir sahne de aynı demlerde Haçlı donanmasında sergilenmektedir. Barbaros orada bulunanlara fikirlerini sorar, değerlendirmelerini dinler; hazirun rahatlıkla düşüncelerini ifade ederler. İstişare bu olsa gerek. Barbaros: “Andrea Dorya’nın yerinde olsanız nasıl bir strateji düşünürdünüz?” diye sorar ve cevabını verir. Aynı sahne Haçlı Donanmasında cereyan eder ve A. Dorya: “Barbaros’un yerinde olsaydınız stratejiniz ne olurdu” der ve cevabını verir. Buraya kadar tablo aynı ya da benzerdir ama bundan sonra Barbaros’un “vizyonu” devreye girer. (Şu ‘misyon’, ‘vizyon’ sözcüklerine Türkçe sevdalısı Ahmet Şahin Hocam haklı olarak kızacak ama ne yapalım Barbaros’un “vizyon”u var.)
A. Dorya, “Barbaros’un yerinde olsam şu stratejiyi uygulardım” der ve tedbirini, tertibini, taktiğini buna göre şekillendirir. Barbaros ise, A. Dorya’nın böyle düşüneceğini, stratejisinin ne olacağını tahminin de ötesinde bir feraset/basiret ve dirayetle bilir. (O zamanlar telefon da yok ki dinleme olsun.) Derki: “Şimdi A. Dorya benim söyle yapacağımı düşünüp, buna göre şu tedbiri alacak, gemilerini şöyle manevra yaptıracak, ilk hamleyi şuradan yapacak… Bizim harp şeklimiz ise şöyle olacaktır…” Barbaros A. Dorya’yı önce zekâsı ile yenmiştir. Adeta satrançta daha ileri hamleleri hesaplamıştır. Sonra odasına çekilmiş, sabaha kadar uyumamış, seccadesinin üzerinde münâcatını yapmıştır. Sonrası malum. Türk leventleri muhteşem bir zaferi tarihe kaydetmiştir.
Barbaros, bildiği/inandığı işi yapan ve yaptığı işi bilenlerdendir. Kendi hakikatini, insanını, milletini, coğrafyayı bilen, rakibini tanıyan ve “kuru kavga” için değil daha yüksek bir gaye için gayretini ortaya koyandır. Öyle olduğu için tarih onu yâd ediyor.
Günümüzde Barbaroslar var mı? İsim olarak var. Şimdi “bu yazının, elinizdeki gazetenin adının Vizyon ve sahibinin Barbaros olmasıyla bir alakası yoktur” diyeceğim ama inanmayacaksınız…
İsa YAR
*Vizyon Gazetesi /Kelam-ı kibar köşe yazısı 16.11.2009
MEYDAN OKUYORUM
“İnsanlar kıyıcıydılar, kitaplara kaçtım” diyordu Cemil Meriç. Tanzimat’tan bu yana kaç nesil geçti bilmem ama hepimiz bir kaçışın içinde bulduk kendimizi…
Bu hikâye trajiktir. Aslında kendimizden kaçıyorduk; hakikatimizden. Şuurun travmaya uğraması ve tereddüt. Adeta kelimelerini kaybetmiş, dilini konuşamayan ve kendini ifade imkânlarından yani kültürünün bütün şubelerinden habersiz ya da bigane nesillerdik. Sanatın, edebiyatın, musikinin, mimarinin, ilmin zirvelerinde otağ kuran ecdadın aksine kaçıyorduk. Her kaçış bir arayıştır aynı zamanda ve fakat ne aradığımızı bilmiyorduk, neyi kaybettiğimizi bilmediğimiz gibi…
Ben de kitaplara kaçanlardanım. Popüler, görkemli ve fakat içi boş anlamsız modernlikten, sahih, hakiki, muhteşem, diriltici lakin yalnızlaştıran hüzünlü okumalara sığınan bir kalabalık firarisiyim. Bu okumaların kazandırdığı muhayyile, tasavvur, farkındalık/idrak ve vukufiyet (vizyon değil) içimde bir isyan biriktirmedi de değil. Yolda olmanın bilinci, ‘birey’ bencilliğinden korudu bizi, ancak kendi dışımızda bir hayat var ve biz ondan bağımsız değiliz… Kitap okumanızın, odanızı kütüphaneye dönüştürmenizin sizi mesela ev, araba sahibi yapmadığını, çocuğunuzun akademik eğitim masrafına fayda sağlamadığını hatta zorlaştırdığını öğreniyorsunuz…
Romanlarda tasvir edilen hayatlar acı ve dramatik de olsa size gözyaşı döktüren bir film gibi seyir zevki verebiliyor. Oysa hayatın gerçekleri acıtıcı. Yaşadıklarınızın sizde/içinizde biriktirdiği düşünce ve duygu tortularını yani fikir ve hissiyatınızı bir roman gibi kaldırıp rafa koyamıyorsunuz. Ne içinden çıkabiliyorsunuz ne de içinizden atabiliyorsunuz.
Demem o ki siz kitaba kaçsanız da bir tarafınızla meydana çekiliyorsunuz. Meydan, insanın resmedildiği, görünür olduğu mekândır; insanın ve dolayısı ile toplumun. Meydan aslında yeryüzüdür ve insanî hallerin tezahür alanıdır. Şimdi meydan denilince şehir meydanını anlayanlara ‘yiğidin harman olduğu meydan’ı nasıl anlatmalı! Hayat bütün gerçekliğiyle beni sığındığım kitapların münzevî dünyasından kendi meydanına çekiyorken, şairin ifadesiyle : “çekil gideyim hayat” diyemiyorum madem; o zaman ben de hayata hodri meydan diyorum. Şairin “durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak” ikazını tekrarlamak değil niyetim. Kalem ustaları ile yarışmak ya da düzgün bir cümle kuramadığı halde yazarlık taslayanlara ders vermek niyetinde de değilim. (meraklısı gazete yazılarımızda ‘köşe yazarı’ yazımıza müracaat edebilir). Sadece insan ve toplumun meydandaki halini okumaya/anlamaya ve kendi hakikatimle yüzleşmeye “varım” diyorum…
İsa YAR
*Vizyon Gazetesi /Kelam-ı kibar köşe yazısı 02.11.2009 |