GÜNLÜK

Günler geçerken

“aşk imiş her ne var âlemde” Fuzulî

 

Günler geçerken,

Adına yaşamak dediğimiz her ne varsa ve hayatımızın meşgalesi içinde her ne ile iştigal ediyorsak edelim, şu yeryüzü maceramızın anlamını tam manasıyla ortaya koyamıyoruz. Hep bir şeyler eksik kalıyor. Okuduklarımız, görüp şahit olduklarımız, bilip tecrübî olarak öğrendiklerimiz idrakimizde her şeyi tanımlanabilir kılsa da; tanımlanmamış bir kifayetsizlik hep var. Hazzın ki bu hüzün de olabilir, müntehasını tadamadığımız gibi, elemin de derinliğine inemiyoruz. Bulanık, karışık bir hal…

Hakikat ölçülerimiz içinde bir hayat algımız var; istikametimizi belirleyen. Bu çerçevede oluşmuş kabullerimiz, retlerimiz, bir imtihan sırrıyla şuura yükselmiş bir iman’ın tezahürü her an’ımızda var. Bu iyi.  Sınırlarımızı bu şuur ve imanın, fikir ve hissiyatın mahdut ve malum ölçüleri içinde çizdiğimiz doğrudur. Bizi toplum içinde ima eden de budur. Lakin kendimizi bazen çok mu sınırlıyoruz diye sormuyor da değilim; kendimizi ve kendimize yakın bulduklarımızı.

Fıtrî, insanî ve tâbi olanın istikamet üzere ve hududu muhafazası ne kadar lazım ise, çok tâbi yahut masum insanî hallerin de tezahür edeceği bir alana ihtiyacı var. Kitabî malumat ile yani adeta dayatmayla yol almak yoruyor. Aşk ile yürümek varken.

Yoldan çıkmış ya da yolda olduğu halde yolun hakikatinden gafil kalabalıkların ‘ne derler’ sınırlamasıyla hazzımızı da hüznümüzü de saklıyoruz ama kalbi kandıramıyoruz. İç evimizde, içimizde mukim olanları dış nazarlardan nihan ediyoruz. O kadar ki içimizde mihman olanlar bile mihmandarlığımızı bilmiyor. Bilmelerini istemiyoruz. Adeta kendilerini iç evimizde misafir ediyor ve fakat suretlerini eşiğin dışında bırakıyoruz. Böylece yarısı bizde, yarısı kendilerinde kalıyor. Ne gidebiliyorlar, ne gelebiliyorlar. Biz de öyle. Böylece bu parçalanmış kalabalık mücessem bir yalnızlık oluyor. Git diyemiyoruz, kal diyemediğimiz gibi.

Leyla ve Mecnunun sevdası olsun, bir Allah dostunun aşk-ı hakikisi olsun, bizi cezb ediyor. Leyla ya da Mecnun olmak, derviş olmak geçmiyor aklımızdan. Böyle bir çabamız yok.

Çölden şehre, olduran yalnızlıktan öldüren kalabalığa kaçıyoruz. Kalabalıkların kalbi yok oysa. Acı çekiyoruz.

Kalabalık, birbirine acı çeken yüzlerle bakanların oluşturduğu kuyudur. Kalabalık, eleştiren, gözetleyen, sindiren, silen bir kör kuvvettir. İnsan ise, kalabalıktan/kabalıktan uzaklaşmadıkça gerçek sevgiyi öğrenemeyecek.

İnsan, önce kalabalığı içinden atmak zorunda…

 

İsa Yar


YOLDA OLMAK...

Neler saklamışım içime meğer…

Aynaya baktığımda göremediğim, göremeyeceğim!

Bir kahraman, bir korkak, bir çocuk hiç büyümeyen ve baba, evlat, adam, dost, yâr, ağyâr…

Sanki bir şehir inşa etmişim içimin tenhasında günün kentlerine benzemeyen; dar sokaklar, cumbalı evler, köşesinde bir mescid, arastasında çay içen erbab-ı sühan. 

İçime saklanmışım da önce ben unutmuşum kendimi kendimde…

Dışımda her şey adeta kırılan aynanın parçaları ve her parçada bir parçam; dağılmışım…

Kırklı yaşımın son dönemlerinde hâlâ “kitaplara kaçan” bir adam olmak…

Bir ramazan akşamı şimdi tenha sayılan ‘pelit park’ta şehre çöken geceyi hissetmeye çalışıyorum; şehre hâkim bu tepede masaların en köşede olanında çayımı yudumlarken. Aşağıda ve karşımda karanlığa bürünmüş deniz, sahil yolunun ışıklı çizgisi, gözlerden nihan olmuş beton binalarda geceye kör bakan ışıktan pencereler…

Masamın üzerinde bir-iki dergi ve birkaç kitap: “ruhun malzemeleri, Tahir Sami Bey’in özel hayatı, waldo sen neden burada değilsin, suskunlar”…

Dün, ramazanın bir gün öncesi Samsun’da “cibran”da tanışıp, bir ruh akrabalığı ile susup konuştuğumuz Nevzat’ı hatırlıyorum. Mekânın sahibi ve fakat gurbeti ve hüznü gözlerinde saklayan güzel bir adam… “ben kalabalıklardan tenhaya kaçan bir adamım; ama görüyorum ki tenha da hayli kalabalık” diyorum. Güzel gülüyor yani yaralı… Birkaç güzel adamla tanışıyoruz… Çıkardıkları “kent kültürü” dergisinin birkaç sayısını takdim ediyorlar, mekâna “berceste”yi bırakıyorum. Nevzat Onmuş, şiir ve yazılarımı mesela neden yedi iklim, dergah ve hece’ye göndermediğimi soruyor… Cibran görülesi bir mekân, şu bizim küllük’ün akrabası hani…

İçim dışıma çıkmıyor, dışım içimi örtmüyor…

Ve içimde bir şair, yazar, tutunamamış bir adam…

“-Uğur! Bir çay daha…”

Gece sürüyor.

22.08.2009

Ayyüzlüm

 

Bir yüzün benim, bir yüzün annen…

Benzediğin kadar uzaksın bana.

Ne bensin, ne başkası; bu sensin.

Bu sen olmalısın.

Bir şey ancak kendisi olur, başkası olmaz.

En çok, benzeyebilirsin bir başkasına ya da başkası sana. Hepsi bu.

Kendimi sende aramıyorum, bunu öğrendim.

Kendini bende arama, bulamazsın; bende bulduğun seni, kendinde taşıyamazsın.

Bir başkasında olmamak kendinde olmaktır. Kendinde ve kendin ol.

Doğumunla anneni eksiltmedin, belki onu anneliğine yükselttin.

Ben sadece tuttum yumuk ellerinden, gözlerindeki gülümsemeye eşlik ettim, sildim gözyaşını.

Belki sevindim/üzüldüm seninle ama senin gibi değil, kendim gibi…

Muhakkak babam da böyleydi!

 

Şimdi; canın yansa yanar canım.

Tebessümün yüzümü aydınlatır

Ve fakat ay da bulut da sen olursun, bana yansır hüznün, neşen…

 

Demem o ki

İnsanlar yalnızdır ve insan bir o kadar kalabalık…

Say ki kalabalık bir deryadır; sahili nere, adası nerde?

Onu sen bulacak, sen bileceksin.

Yanında olamayabilirim.

Büyümek şudur: gözyaşını kendin sileceksin.

Herkesi kendine uzak, bu uzağı yakın bileceksin.

Ruhumuz gibi…

Ruhumuz bu gurbete atılalı beri, ötelerin hasretinde.

Burada yakınlık, ruha uzaklıktır. Bir rüya teneffüsünde saklıdır vuslat.

Yeryüzü ne kadar geniş değil mi?

Yeryüzü ruha ne kadar dar!

Demem o ki

Bu işte bir hasretlik var.

Vuslat ötelerde, visal maverada, kavuşmak ebediyette…

Kendin ve kendinde ol.

Müstakim ol, muti ol…

 

Baban  

3/8/2009

www.isayar.net